1. Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı, hem aptallık. Hem kalpazanlık devriydi, hem de dürüstlük. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi. Hem Melih Gökçek’ti, hem de Mansur Yavaş. Hem bütün kızlar bize sulanırdı, hem de nefret ederlerdi. Hepimiz ya doğruca bok yoluna gidecektik ya da Karga Bar’a. Sözün kısası yarrak gibi bir dönemdi.

    Herşeyin yoluna gireceğinden emindim. Son sınavımı da geçer notla verdiğimden beri huzurum hiç bozulmayacakmış gibi taptazeydi. Her gelen günü yeni bir umutla karşılıyor, güneşi nevresimimden taşan çıplak popomla selamlıyordum. Mevsimlerden yazdı…

    Artık ikamet ettiğim semtten de eskisi gibi şikayet etmiyordum. Şehir merkezine otobüsle 3 saatlik mesafede bulunması coşkun zamanlarımın en gürbüz buhranıydı ama artık yaş alıyor ve zamanla bu semt gibi ben de dinginleşiyordum. Bundan sonraki önceliğim kalabalıklar yerine yalnızlık, gürültü yerine pür sessizlikti. 25 yaşımda hayattan emekli olmuştum adeta.

    Fakat o gün bir değişiklik yaptım. Cumartesiydi. Güneşin en tepede olduğu saatlerde arkadaşım Sercan aradı, beni evlerine davet etti. Sercan’ın da içinde yaşadığımız dönemler gibi karakterinde türlü çelişkiler barındırıyor olması beni kendine en çok çeken özelliğiydi. Hem topluluk içinde konuşmaktan alabildiğine çekinirdi hem de ülkenin dört bir köşesindeki cosplay etkinliklerine katılırdı. Hem saçına başına pek önem vermez hem de dışarda tavuk döner yemekten imtina ederdi. Hem sürekli kişisel özgürlüklerden yana olduğunu vurgular hem de Tayyip Erdoğan’a yaptığı yollardan dolayı şükranlarını sunardı. Seçimlerde LDP’ye oy verdiğini söylese de bundan pek emin değildim. Son padişah Vahdettin’in ülkeyi terk edişinden beri liberallere kim prim veriyordu ki…

    Tamam dedim, akşama geliyorum dedim. Hevesimi bu denli artıran şey ise Sercan’ın uzun zamandır -yaklaşık 4 aydır- kesintisiz flört halinde olduğumuz Berna’nın da ev partisine iştirak edeceğinden bahsetmiş olmasıydı. Ulaş, Deniz, Seda gibi diğer isimler pek ilgimi çekmemişti.

    Saat 6 civarıydı. Elimdeki Bomontilerle Sercan’ın kapısını tıklattım. Yavşaklıkla marine edilmiş sahte bir güleryüz eşliğinde karşılandıktan sonra aynı samimiyetsizlikle abi ne zahmet ettin vs sözleri söylenerek elimdeki poşetler alındı ve nihayet salona buyur edilebildim.

    Berna… Kocaman gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Gelsene dediğinde çoktan ona doğru yönlenmiştim zaten. Ulaş, Deniz ve Seda’ya da acele bir naber çektim. Ulaş hayvanı cevap bile vermedi. Berna’nın yanına oturdum, okuldaki durumlardan falan bahsettik. Keyfim yerindeydi. Uzun zamandır ilk defa bu kadar yakınlaşma fırsatı bulabilmiştik. Dudaklarım burnuna 7 santim kadar yakındı. Ne hoş…

    Aradan geçen 2 buçuk saatlik grup aktivitelerinden sonra -geyik muhabbet, tabu oynamaca, komik videolar izlemece vs- herkesin kendi alanına çekilme vakti gelmişti. Berna’yı ayrı odaya çağırdım, belki de bugün sürüncemede kalan ilişkimizin adını koyabilmek için ideal bir gündü. Yanıma geldi, mal gibi suratıma baktı. Soğuk bir tavırla ee ne var ne yok dedi. Hevesim kırılmıştı biraz. Bana bir erkekmişim gibi değil de toz bezi, çamaşır makinesiymişim gibi bakıyordu. Herşey yalan mıydı yani, en az 3 saat süren whatsapp yazışmalarımız, derslerden sonra okulda başbaşa vakit geçirmemiz, gittiğimiz film festivali… Ben içeri geçeceğim, çocuklarla film izleyeceğiz, istersen sen de gel dedi. Ne işim vardı, gitmeyecektim tabii ki. Çocuklardan zerre hazzetmiyordum. Orada bulunma sebebim tamamen Berna’ydı. Bunları o esnada sesli düşündüğümün farkında değildim. Berna hafifçe gülümsedi, hiçbir cevap vermeden salona geçti. Yıkılmıştım. Salona attığı her adımda Berna ellerimden kayıyordu adeta.

    Berna içeriye gittikten yarım saat sonra gülüşmeler duyulmaya başlandı. Televizyondan ses gelmiyordu(?). Seda, Deniz ve Sercan’ın mırıltılarını nadiren duyabiliyordum fakat ara ara kahkahaya varan gülüşmelerin mülkiyeti kesinlikle Ulaş ve Berna’ya aitti. Uzandığım yerden bağırdım:

    - Sercaaaan! Lan Sercaaaaan!

    Başıma birşey geldiğimi zanneden zavallı çocuk koşar adımlarla yanıma geldi. Nooldu lan, gözlerin dolu dolu dedi. Evet, gözlerim dolmuştu.

    - İçerde ne oluyor lan? dedim.

    - Abi takılıyoruz işte geyik muhabbet, uyku tutmadıysa gelsene olm, naapıyon burda?

    - Onu demiyorum gerizekalı biliyorum takıldığınızı. Ulaş’la Berna naapıyorlar, gülüşüyorlardı falan demin.

    - Abi valla biz onlardan biraz ayrı oturuyoruz, onlar sevgililer galiba ya. Garip birşey var aralarında, arasıra öpüşüyorlar falan.

    - Olm ciddi misin lan?

    - Evet abi.

    - Tamam kanka, git sen içeri. Sabaha konuşuruz.

    - Olm iyi misin?

    - Kanka git…

    Ağladım. Sesli sesli değil de içli içli, hüzünbazca ağladım. Sercan gitmedi, “Ah salak kafam aranızda öyle birşey olduğunu bilseydim söyler miydim öküz gibi.” dedi. Geldi sarıldı. “Boşver abi o kız sürtük” dedi. Elimin tersiyle çarptım, “Ağzını yüzünü sikerim doğru konuş, içeriden de kalmışsa bira kap gel.” dedim.

    Sabah olmadan Sercanlar’ın evinden adeta siktir oldum gittim. Moralim berbattı. Soluğu Karaköy Unter’de aldım. Bana samimi arkadaş ayağı yapan Ulaş’ın 180 derece dönüşünün açıklaması buymuş demek ki. Arkamdan iş çevirip; kaç aydır yazıldığımı bildiği kıza yazılmak… Yarın ilk iş Ulaş’ın ağzına sıçacaktım.

    ——-

    Okuldaydım. Ulaş da öyle. Tabii ki Berna yanında. Yüzümü Ulaş’ın suratına diktim, 20 dakika boyunca heykel gibi durmuşumdur sanırım. Ulaş ibnesi tacizime daha fazla dayanamayıp yanıma geldi. “Beni dövecekmiş gibi bakıyorsun, gel konuşalım çözelim bu meseleyi.” dedi. “Tamam amına koyayım, gel çözelim.” dedim. Beni Fen Fakültesi bahçesine götürdü. Ortalık bomboştu. “Olm ben seni döveceğim.” dedim. 

    - Sen anca bundan anlarsın zaten.

    - Ya döveceğim seni olm, ne anlayışı, neyden bahsediyorsun?

    - Senle konuşma fırsatı yakalayamadık, açıklayamadım bi türlü yapma böyle.

    - Lan amcık 4 aydır mı açıklayamadın, kimi kandırıyorsun? (Yumruğumu sıkmıştım artık, patlatacaktım bir tane)

    - Sakin ol, evden dışarı çıktığın yok, suratını gördüğüm mü var senin?

    Yumruğumu arşa kaldırdım, bütün şerefimi yüzünde patlatacaktım. Ürktü, titredi ve geri çekildi.

    "İşte sen bu kadar erkeksin lan." dedim ve ardıma bakmadan yürüdüm.

    Soluğu tekrar Karaköy Unter’de aldım.

  2. + Olm benim yazar olmaktan başka çarem yok, başka iş gitmez bana.  

    - Neden?  

    + Kanka. Sabah 6’da uyuyup akşam kalkmak istiyorum. Abi disiplinize olabilen biri değilim. İş hayatı falan yapamam. Valla ya yazar oldum ya yazar. Mezun olmadan büyük çapta bişi yazmam lazım. Mezun olduktan sonra yalan olur. Hakan Günday’a ya da Emrah Serbes’e bak, bunlar bu yıllarda öğrencilik yıllarında kopardılar işi.

    18.02.2013, saat 00:44. Üniversiteden arkadaşım Ç.U. Facebook üzerinden içini döküyor beriyandan küçük çaplı bir kariyer planlaması yapıyor.

    Kendisi iki gün evvel Twitter’a şöyle bir şey yazdı, hiçbir şey anlamadım: “Sanırım fenomenolojik özne tasavvurunun edebiyattaki gölgesi Marksist ve Post-yapısalcı özne tasavvurunun gölgesinden çok daha ötede.”  

    Bunu okudum. Gerçekten okudum. Hatta bir süre ciddi anlamda anlamaya çalıştım. Sanal mecralarda karı-kız kovalamakla değerlendirebileceğim vaktimin büyük bir kısmını bunu yaparken tükettim. Pişman mıyım, evet fakat bir şeyi anlamama oldukça yardımcı olmuştu bu twit. Ben katıksız bir maldım ve mal olarak ölecektim. Herkes entelektüel olmuştu, ben mal kalmıştım. Günümüzün post-modern dünyasının gereği olarak insanlar artık spesifik bir konuda uzmanlaşmak yerine her konuda enformasyon kazanmaya uğraşıyorlardı. Bense o esnada havuz partilerine iştirak ediyor, eve gelince Left for Dead 2 kasıyordum. Ben iğrenç bir ağustosböceğiydim. Kendimden utanmalıydım. Keza öyle de yaptım. Bir süre utandım. Yani beş, altı saniye kadar.

    Sonra ne mi oldu? Evi terkettim. Metrobüse bindim, Kadıköy’de indim. Temiz bir bank buldum. Üzerinde bir gece geçirdim ve ertesi sabah bu yazıyı yazdım. Bana kalırsa hiçbir şey için geç değildi. Beni bekle bohemlik.

Genç Can Kemal'in Acıları

Paper theme built by Thomas